23 Ekim 2014 Perşembe 06:00
Köşe Yazarımız Olmak İster misiniz? Başvurmak için tıklayın.

Osmaniye'de Turizm

Yaylalar:

Zorkun-Olukbaşı-Ürün Yaylaları;

Osmaniye’nin güneydoğusunda, Nurdağı eteğinde bulunan bu yaylalar, Zorkun yaylası yolu üzerine kurulmuş olup, toplam 26 km asfalt yolla ulaşılır. Yolun l2. km’sinde bulunan Ürün yaylasının ulaşımı kolaydır. Sayfiye yeri olarak da kullanılan Olukbaşı Yaylası’ndan Osmaniye’yi seyretmek mümkündür. 16. km’ de bulunan  Olukbaşı Yaylası, çok şirin, çam ağaçları arasında, tamamen  ahşap yayla evleri ile kurulmuştur. Zorkun Yaylası ise çok geniş bir tabana yayılmıştır. Çam ve ardıç ağaçları içerisine kurulmuş olan  yaylada, ahşap yayla evlerinin yanında çok değişik mimari tarzda yapılmış villalar ve diğer evlere rastlamak mümkündür. Halkın yoğun olarak rağbet ettiği yaylada; bakkallar, kır kahve ve lokantaları, kasap, manav, fırın bulunmakta olup, yaz aylarında seyyar Sağlık Ocağı ile Jandarma Karakolu görev yapmaktadır. Yayla mevsiminde, Zorkun ve yakın  yaylalarla birlikte bölgenin nüfusu 50.000 civarında olmaktadır.  

Osmaniye merkezi ile Zorkun Yaylası arasında belediye otobüsü, minibüs ve taksiler yolcu taşımacılığı yapmaktadır.

Sumbas-Bağdaş Yaylası;

Sumbas İlçesi’nde, orman içinden geçen güzel manzaralı 57 km stabilize yolla ulaşılan Bağdaş Yaylası, iki tepe arasında kurulmuştur. Yaylanın çevresi çam, ardıç, köknar ve sedir ormanları ile kaplıdır. Elektrik, kır kahveleri ve bakkalların bulunduğu yaylada, yörenin yayla mimarisine uygun ahşap ve taş malzemeden yapılmış yayla evleri bulunmaktadır. Yaylada kamp kurup piknik yapılabilir.

Kadirli-Maksutoğlu Yaylası;

Kadirli-Andırın-Kahramanmaraş karayolunun 12 km’ sinden kuzeye (sola) dönülerek (Akarca yaylası) 33 km stabilize yolla ulaşılır. (Toplam 45 km ) Yaz aylarında günün belli saatlerinde Kadirli’den minibüs, midibas ve jeeplerle gidilebilir.     

Akarca yaylasından sonra güzel manzaralı 33 km’lik stabilize yol üzerinde;  Akarca yaylası, Koçlu (Avluk) Köyü, Paşaoğlu Yaylası, Yoğunoluk (Katıralağı) Köyü, Değirmendere ve Tahta gibi yayla köyleri de bulunmaktadır. Altyapısı kısmen tamamlanmış olan yaylada; elektrik ve telefon olup, kır kahveleri, bakkallar, kasaplar, et yemekleri sunan küçük lokantalar ve özel doktorlar hizmet vermektedir.

Yöre halkının temiz ve serin havasından yararlanmak için çıktığı yaylanın çevresi tamamen sedir ve köknar ormanları ile çevrilidir. Yaylada yöresel ahşap yayla evleri ile son yıllarda yapılan betonarme binalar, elma, armut, kiraz, vişne ve ardıç türü ağaçlarla içiçedir.

Maksutoğlu Yaylası’ndan başlayıp Çardak-Gürlevik-Turna-Söğütoluğu-Dokurcun Beyoluğu Çığşar yaylalarından geçerek Savrun  çayının doğduğu Yedigözler mevkiini de içine alan, ünlü yazar Yaşar Kemal’in İnce Memed romanına konu olan bu yaylalar doğa ile baş başa, çok sayıda çiçek, böcek ve kuş türünü inceleyerek yaya (treking) iki günde gezilebilir. Kamp kurup, piknik yapılabilir. Sessiz bir ortamda sedir (gamalak) ağaçlarının serin yayla yeli eşliğinde söylediği türküyü dinlemek istiyorsanız Maksutoğlu ve çevresindeki diğer yaylaları gezip görmeniz gerekir. Yaylada tatil geçirmek isteyenler, önceden ev kiralamalı veya çadırlı kamp kurmalıdır.

Kadirli- Beyoğlu-Savrungözü-Dokurcun ve Çığşar Yaylaları;

Toros Dağları’nın kuzeydoğu uzantısı olan Dibek Dağları’nın eteklerinde bulunan ve 65 km stabilize yolla ulaşılan yaylalar, tamamen ardıç, köknar, sedir ağaçları, vahşi kayalıklar, yüksek dağ çayırları ile rengarenk kır çiçeklerinin açtığı doğa mozaiğidir. Kayalıklarında yırtıcı kuşların (kartal şahin, doğan) uçuştuğu, ünlü yazar Yaşar Kemal’in roman kahramanı İnce Memed’e hem sığınak hem de mezar olan bu yaylalarda gök mavisi çiçek açan çakırdikenlerini görerek fotoğraflarını çekebilirsiniz.

Savrun Çayı kıyısında kurulan yaylalarda elma, armut, kiraz, vişne ve dut meyvelerinin en lezzetlileri yetişmektedir. Yaylalarda, billur gibi temiz soğuk suların aktığı pınar başlarında kamp kurarak, Çığşar yaylasında bulunan Deli Öbek ve Harmankaya denilen kütle kayalara tırmanabilir, yırtıcı kuşlara arkadaşlık edebilirsiniz. Bu yaylalara yaz aylarında minibüs ve jeeple gidilebilir.

Kadirli-Almacık Yaylası;

Almacık yaylası; Bağdaş Yaylası’na 4 km  mesafede bir tepe yamacına kurulmuş ve orman ile içiçe şirin bir yayladır. Yaylalara yaz aylarında minibüs ve midibaslarla gidilebilir.

Hasanbeyli-Almanpınarı Yaylası;

Hasanbeyli İlçesi’ne 4 km uzaklıkta bulunan yaylaya, asfalt yolla ulaşılmaktadır. Bu bölgenin en eski yaylalarından olan Alman Pınarı, bağlar ve bahçeler arasında kurulmuştur. Kır kahve ve lokantaları ile bakkal ve fırınların hizmet verdiği yaylada kamp kurarak piknik yapılabilir.

Kaleler:

Aşılı Kalesi;

Kadirli İlçesi, Yoğunoluk Köyü (yaylası), Günece mahallesi, Harnıplı mevkiindedir. Kaleye ana yoldan sonra 3 km’lik stabilize yol ile ulaşılmaktadır.

Dik kayalık üzerine kurulan kaleye ulaşmak zordur. Kuzey yönü çıkışa en uygun alandır. Bu taraftan çıkıldığında karşınıza kalenin giriş kapısı olabilecek yer gelir. Her iki tarafı burçla desteklenmiştir. Kale dört farklı kotta birbirinden bağımsız bölümler halinde inşa edilmiştir. Girişin olduğu 1. platform da tek odalı kemerli penceresi bulunan gözetleme kulesi ve giriş yapıları mevcuttur. 2.platformda sekizgen yapılı mekân hemen yanında ve 7x4 boyutlarında bir mekân daha var.

Büyük ihtimalle yaşam yerleri olmalıdır. Burada çok az bir kısmı kalmış olan güney sur duvarı da bulunmaktadır. 3. platformda dikdörtgen bir mekân dışa oval iki mimari öğe, bunların kuzey tarafında bitişik dikdörtgen bir oda daha vardır. Büyük bir ev olmalıdır. 4.platformda doğuya bakan yönde dıştan iki metre duvarı olan fakat içerisi moloz malzeme ile dolmuş bir oda vardır. Platform arasında basamaklar vardır.

Orta çağ kalesidir. Yapı malzemesi kaba şekillenmiş kesme taş ve dolgu molozdur.

Çem Kalesi;

Çem kalesi olarak bilinen kale ovaya hâkim yüksek bir kayalığın üstündedir. Tepenin batı ve doğu yönleri çok dik ve ulaşılması mümkün olmayacak şekilde sarptır. Kaleye giriş kuzeybatı yönündeki burcun solundaki üstü kemerli kapıdan sağlanmaktadır. Giriş kapsının sol tarafında taşa oyularak yapılmış ve oldukça yıpranmış bir kitabe görülmektedir. Giriş kapısının sağ yanında taşa oyularak yapılmış daire içinde haç motifi bulunmaktadır. Kemerli giriş kapısının üst kısmında kemer duvarlarının içine oturtulmuş yüksek kabartma karşılıklı birbirine bakan 2 aslan figürü dikkat çekmektedir. Kalenin girişini kontrol altına almak amacıyla kapının üst tarafında bir pencere açılmıştır.

Üst yapısı moloz taşlardan oluşturulmuş pencere açıklığının sol yanında daire içinde haç motifi yer almaktadır. Pencerenin sağ alt kısmında ters şekilde duran kitabe ve bu kitabenin üstünde yer alan mimari bir parçanın devşirme olarak kullanıldığı muhakkaktır. Giriş kapısının üzerindeki bu bölümde kullanılan bu malzemeler dikkate alınırsa söz konusu pencere açıklığının daha sonradan yapıldığı söylenebilir. Giriş kapınsın sağ yanında yer alan burcun dış yüzeyinde giriş yönünde bulunan kabartma şeklinde yapılmış aslan figürü vardır.

Çardak Kalesi;

Osmaniye’nin, Çardak Köyü yakınında, yaklaşık 200 m. yükseklikteki tepe üzerindedir. Bölgedeki kervan ticaretini korumak amacıyla yapılmış askeri bir kaledir.

Osmaniye’nin doğusunda ve 6 km’lik uzaklıktadır. Çardak Köyü’nden yaya olarak gidilebilir. Kale, dikdörtgen biçiminde ve 10 burçludur. Romalılar’dan kalma bir kaledir.

Bahçe Kalesi;

Bahçe ilçesindeki tepelik alanda yer alır. Dört duvardan ibarettir. Osmaniye’den Gaziantep’e giden yol bu ilçeden geçer. Yolun kuzey tarafında görünen caminin olduğu alanın arkasındadır.

15 x 15 ölçülerinde sadece temelden 1 metre yüksekliğe kadar ayakta kalmış Garnizon kalesi olmalıdır. Duvar kalınlığı yaklaşık 90 cm’dir. Diğer Garnizon kaleleri gibi dört duvar ve çatıdan ibaret olmalıdır.

Yapı malzemesi ve işçiliğine göre iki dönem görülmektedir. Roma ve Ortaçağ dönemlerinde kullanılmıştır. Şimdiki yol gibi eski yolu da kontrol eder konumdadır. Ancak bu kalenin gördüğü orta büyüklükte bir kale yapısı olmalıdır. Kurtlar kalesi üzerinden Harun Reşit kalesi ile bağlantısı vardır.

Babaoğlan Kalesi;

Osmaniye’ye 20 km mesafedeki, Kazmaca köyünün, Babaoğlan Mahallesi’ndedir. Osmaniye, Kadirli yolu, Kastabala Ören yerinden 3 km. sonra, Babaoğlan Mahallesi’ne (Köyü) ana koldan sola dönülerek, köyün 2 km kuzeyinde bulunan kaleye toprak yoldan ulaşılır.

Yapısal olarak orta çağ kalesidir. Büyük bir kısmı doğa şartları ve insanlar tarafından tahrip edilmiş kalenin ayakta kalan kısımları yıkılmak üzeredir. Günümüze kadar gelen yapısıyla iki katlı bir mimarisi olduğu görülmektedir. Sur duvarlarının dış yüzeyi iyice işlenmiş iç kısımları kabaca bırakılmıştır. Kalınlığı farklı ölçülerdedir. Arası dolgu malzemesi ile doldurulmuştur.

Babaoğlan Kalesi’nin en önemli özelliklerinden biri 300 m. kadar uzağındaki tepede ana kayaya oyulmuş kabartmadır. Kabartma da belinde kılıç, sol elinde mızrak, sağ eli dua eder durumda Hitit Krallarınınkine benzer başlıklı bir erkek ile şahlanan bir ata binmiş bir süvari betimlenmiştir. Süvarinin bir kısmı tahrip olmuştur.

Gebeli (Kötü) Kalesi;

Osmaniye’nin doğusunda Gökbekirler mevkiinde Gebeli mahallesinin hemen üstünde yer almaktadır. Büyük ölçüde tahrip olmuş hemen hemen hiçbir mimari kalıntısı sağlam olarak görülmeyen kalenin sadece güney sur duvarından bir bölüm ayaktadır. Roma, Bizans ve Osmanlı dönemine ait olan yüzey buluntuları görülmektedir.

 Etrafta görülen anakayaya oyulmuş pitosu (topraktan saklama kabı) andıran boşluklar vardır. Bunları su, yağ, şarap gibi sıvı ve gıdalarını saklamak için kullandıkları bilinmektedir.

Gebeli Kale (Kötü Kale) çevresi aynı zamanda Roma dönemine ait Kaya mezarları, Roma hamam kalıntısı ve şu an tanımlanamayan yapı kalıntıları ve depo olarak kullanılan mağaralar bulunmaktadır.

Esenli Kalesi;

Bağdaş belinin 4 km. güneyindedir.  Yolun Güney - Doğu Bölümlerini kontrol eder durumdadır. Onarım ve ilaveler yapılmıştır.  Ulaşılması zor olduğundan diğer kalelere nazaran daha sağlam durumdadır.  Orta çağ kalesidir.

Domuztepe Kalesi;

İl merkezine 33 km mesafede, Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesinin karşısında, Aslantaş Baraj gölü içerisinde küçük bir ada üzerinde bulunmaktadır.

Burada Demir Çağı kalesine ait M.Ö. 9. yüzyıldan kalma iki kapı aslanı, çifte boğalı bir heykel kaidesi, M.Ö. 9. ve 8. yüzyıla ait kabartmalar bulunmuştur.

Domuztepe’de İstanbul Üniversitesi ekiplerince yapılan kazı ve araştırmalar (1947-1952, 1983-2002) bu ören yerinin Karatepe-Aslantaş’ tan çok daha uzun bir yerleşim tarihi olduğunu gösterdi. Günümüzde baraj suyu altında kalan güney ve batı yamacında Neolitik’ten başlayarak Tunç ve Demir Çağları boyunca bir dizi yerleşme ortaya çıkarılmıştır.

Tepenin kendisi Demir Çağı döneminde yerleşme görmüş ve kale duvarları ile çevrilmişti. Bunu Helenistik ve Roma Çağına ait kalıntılar izliyordu. Son Roma Çağına ait bir tarım tesisi, villa rustica, tepenin doğusundaki terasta yer alıyordu. Buluntularından anlaşıldığına göre bu tesis M.S. 4. y.y. sonu - 5 y.y. başı ile M.S. 6. y.y. ilk yarısına ait olup  6.y.y.’ın ikinci çeyreğinde terk edilmiş olmalıydı. Taraçanın doğu dibinden fışkıran kaynaklardan pişmiş toprak pöhrenklerle tarım tesisine su getirilmişti. Tepenin 1 km. güneydoğusunda 20x30 m. boyutunda Son Roma-İlk Hıristiyanlık Çağına ait bir bazilika bulunmuştur.

Değirmendere Kalesi;

Yoğunoluk -  Maksutoğlu Yaylası’ndan 4 km içerideki Değirmendere Köyü’nün kuzey yöndeki yamacının düzlük oluşturan yerindedir. Ulaşım asfalt yolla sağlanmaktadır. 200 m yakınına kadar araba ile gidilebilir. Daha sonra çok rahat yürüyüş yolu ile önce kilisenin yanından geçilerek garnizon kulesi diyebileceğimiz yapıya varılır.

Arabadan inildikten 50 m sonra hemen solunuzda kilise kalıntısı sizi karşılar. 10x7 ölçülerindeki kilisenin giriş kapısı, apsis ve diğer öğeler sağlam görülmektedir. Yapının üst örtüsü tamamen yok olmuştur. Güney yöndeki temel 3 sıra iyi işçilikli kesme taş malzeme görülmektedir. Dış yüzeyleri iyi işlenmiş olan duvarın iç yüzeyi özensizdir. İhtimalledir ki iç yüzey Mermer veya diğer bir malzeme ile kaplanmıştır.

Orta çağ, Garnizon kulesi iki katlıdır. Birinci kata batı yöndeki olasılıkla ahşaptan yapılmış merdivenle girilmekte idi. Ana kayada 5 sıra basamak görülmektedir. Basamakların olduğu yerden ancak ahşap merdivenle yapıya ulaşılabilir. Birinci kat tavanı beşik tonuzdur. Yapının kuzey tarafı tamamen dışa kapalıdır. Kuzey batı yönde İkinci katta bir adet mazgal,  batı yöndeki oval kısımda 2,doğu yönde 2 olmak üzere toplam beş mazgalı görülmektedir.

Harun Reşit Kalesi;

Osmaniye’nin Düziçi ilçesi, Kurtlar köyü, dumanlı yaylasındadır. Eski Maraş yolu üzerinde stratejik bir noktada 785/786 yılında yaptırılmıştır. Abbasi yazıtlarında da adı geçen köyün 3 km. kuzey doğusundadır. Nurdağları ( Gabal Lukkam ) üzerinde yayılmış Arap kalelerinin stratejik bir noktası olarak tasarlandığı görülmektedir.

 Al- Yagut’a göre Nicephoros Phocas komutasındaki Bizanslılar 15.000 Haruniyeli müslümanı  959 yılında ele geçirir.

Savaşlarda tahrip olmuş olan kaleyi   967’ de Sayf ad- Dawlah  onartmıştır.

1198 / 1199 ve daha erken dönemde  Baron Levon döneminde Ermeni yerel Krallığı kontrolünde olduğunu biliyoruz. Levon’dan sonra Godfrey  Haruniye Lord’u olmuştur.

22 Temmuz  1236’ da kral 1. Hetum ve Karısı Zapel  krallığa hizmetlerinin karşılığı olarakCermen şovalyelerine bağışlamıştır. Fakat kalede ki arkeolojik özelliklerin hiçbirinde Cermen Şovalyelerine ve o döneme ait hiç bir ize rastlanmaz.

13  yy.  sonunda  Haruniye Memluklerin kontrolüne geçer.

14  yy. ortasında  Mısırlılar  Haruniye’yi Doğu Kilikya’nın idari merkezi haline getirirler.
 Planı diğer  Kilikya  yerleşimleri gibidir.

Kuzey ve Batı yönde birbirinin devamı olan galeriler yapmışlardır. Kapı A’dan  Kule E’ye kadar engebeli bir yükselti mevcut. Bu kalede ünik olan üç tip  duvar  tekniğinin kullanılmasıdır. Bu günkü yapıya benzerlikler gösteren orijinal kale tamamen kireçtaşı ve bazalttan yapılmıştır. Bazı duvar işçilikleri Kum ve Amuda ( Hemite ) kalelerindeki duvar tekniğini andırır. Haruniye kalesinde Ermeni inşaat tekniğini gösteren herhangi bir kanıt yoktur.

Planda “A” yapısı olarak görülen yer, ana giriş kapısıdır. Kapının dış yüzeyi resimlerde görüldüğü gibi tahrip olmuş ve iç yüzeyi de çökmüştür.

Kuzeybatıda ki  sur duvarları ve mazgalların bir kısmı tahrip olmuştur. Burada ki mazgallar Arap mimari tekniği için en güzel örneklerdir. Kaba yontu taştan yapılmıştır. Bizans mazgallarının ok yarığı üçgen, Arap mimari tekniğinde ise bunlar yuvarlak yüzlüdür. Kuzeybatı duvarı boyunca uzanan bütün mazgallar kalenin ilk dönem inşaatına aittir. G  mazgalı bunlara pek benzemez olasılıkla  967’ de ki onarımda yapılmış olmalıdır.

B yapısı tonozlu yaşam yeri olabilecek mimari öğedir. Fakat üst örtüsünün tonoz tipi hakkında bilgi yok. B yapısının yan duvarlarında bulunan iki çıkmanın amacı belli değildir.

 C  yapısı da bir yaşam yeridir. Yedi siperlikli mazgal vardır. C yapısının ortasında J yapısı dediğimiz yerde, dar bir geçit ve kırılmış bir merdiven, duvar içine yerleştirilmiştir. Bu gün kayıp olan üst kat yürüme yoluna çıkar. Muhtemelen bu kat ahşaptan yapılmış olmalıdır.
C yapısının kuzeydoğu yönündeki yerinde 85 cm. yükseklikte 4 adet destekleme çıkıntıları vardır. Bunlarında 5 adet küçük paralel destekleri var. Bunların amacı belli değildir. Ancak ahşaptan yapılmış ara kat için konmuş olmalılar.

Haruniye kalesinin planında D isimli yapı olarak görülen yer 2 nci bir kapıdır. Kapının dış tarafında perdahlı kesmetaş’ tan merdiveni mevcuttur. D yapısının diğer en önemli özelliği de  kalede çalışan ustaların sembollerinin buluntu tek yerdir ( Resim: usta sembolleri )
 E yapısı D kapısına bitişik Kuledir. Bazalttan yapılmıştır. Kulenin üçüncü katını ayıran ince dekoratif kireçtaşından bir sıra duvar örgüsü vardır. E kule yapısı ahşap malzeme ile katlara ayrılmış olmalıdır. Duvarda yeralan ahşap hatıl taşamak için bırakılan çıkıntılar bunu kanıtlar. Kule yapısının alt katının sarnıç olabileceği düşünülmektedir.

B ve C yapısı arasında kalan duvarın ortasında dar bir merdiven vardır. Bu merdiven özel oda olan F yapısı ve avlunun kuzeydoğusundaki E yapısının güneybatısında ki alan  çıkar.

F  yapısı  tonozlu dar özel bir odadır.
 
Yaptığımız fotoğraflama çalışmaları sırasında kalenin elimizdeki planında olmayan ve kaynaklarda da rastlanmayan buluntuları gördük. 

Kalenin kuzey yönünde etrafını saran ikinci bir sur duvarını tespit ettik. Kuzey tarafta batı-doğu yönünde uzanmaktadır. 1.m genişliğinde ve 1 m. yüksekliğinde kalıntılar ağaçların arasında görülmektedir. Aynı duvarın güney yönde de izlerine rastladık. Sanki bu duvar dış sur oluşturmaktadır. Toprakkale’de ki ikinci suru andıran yapısı vardır.

Doğu yönünde yürüme yolunun sağ kenarında bir kule yapısı mevcuttur.  Aynı yerin güneydoğu tarafında buna benzer bir yapı kalıntısını geçmişte olduğu yaşayanlar tarafından söylenmektedir. Burada da dikkat edilirse yapı kalıntılarına benzer izler vardır.

Burada yaşayan bir kişinin kendim girdim dediği yeni tespit ettiğimiz iki kulenin hemen yakınında başlayan  ve  şu an ki  kale girişi olan yere giden bir tünelden bahsetmektedir.

Bölgede çabuk zengin olma hayali içindeki insanların yaptığı tahribatlar kaleye çok zarar vermiştir. Bölgede ki ağaçlanmada kale duvarları ve içerideki mimari öğelerde tahribata yol açmaktadır. Kale manzarası, tarihi önemi ve mistik havası için gezme ve dinlenme alanı olarak düzenlenmelidir.

Heçkeren Kalesi;

Kadirli’den  12  km. kuzeyde yeni yapılan  barajın kenarındadır.  Ada şeklindeki kaya üzerine yapılmış olan kaleye tek giriş vardır. Buradan da kaleye geçiş ahşap köprü ile yapılıyor olmalıdır. Tamamına yakın kısmı ayakta olan kale ortaçağ dönemine aittir.

Karafenk Kalesi;

Hasanbeyli İlçesi’nden doğuya doğru 7 km. toprak yoldan gidilerek araçla yanına ulaşılır. Kara Frenk Kalesinden kuzeye gidilirse Bahçe’ye, doğusuna devam edilirse Fevzipaşa’ ya ulaşılır. Bu gözetleme kulesi (kale) buradan geçişleri engellemek için önemli noktadadır.

Kara Frenk kalesi dört köşesinde köşe kuleleri olan basit bir yapıdır. Kulelerin yüksekliği 5 m.dir. Kuzeybatıdaki kule en büyük olanıdır. Batı duvarındaki iki payanda sonra ki dönemde yapılmış olmalı. Kesin bir bilgi yok. Kuzey batıda ki kulenin taşları dökülmüş olmasına rağmen temelden yukarıya doğru konik yapısı görülmektedir.

Kara Frenk Kalesi, Tumil ve Kütüklü kalelerine plan olarak benzer. Ancak duvar işçiliği farklıdır. Yapıldığı tarih hakkında farklı görüşler vardır. Ne yazık ki antik dönem ve ortaçağdaki adı bilinmemektedir.

Yapım malzemesi olarak kara taş kullanılmış. Duvarlarında üst örtüyü taşıyacak ahşap hatıl yerleştirmek için boşluklar var.  Kale iki katlı ve ahşap çatılıdır.

Kalenin batı yönündeki yamaçta bulunan mezarlıkta insan motifini andıran mezar taşları var.

Kalkan Kalesi;

Sumbas İlçesi’nin Esenli – Bağdaş yolunun 15 km. Güney doğu yönünde asfalt yoldan 4,5 km içeride kayalıktadır. Kalenin aşağısında Roma ve Bizans dönemlerine ait mimari ve yapı kalıntıları görülmektedir. Roma dönemine ait kuyu, Sütun parçaları ve yapı malzemeleri etrafa dağılmış durumdadır.

Kalkan Kalesi aşağıdan görülemeyen çıkılması zor bir kayalığın üzerine yapılmıştır. Yaklaşık 50 m. boyunda sur kalıntısı ve 6x6 m. boyutlarında yapı kalıntısı görülmektedir. Kule yapısını andıran kalıntılarda görülmektedir.

Ortaçağ kalesi olmasına karşın Roma döneminden beri yerleşim gördüğü kalıntılardan anlaşılmaktadır.

Kalenin üzerinde bulunduğu kayalıktan doğu ve batı geçitleri rahatlıkla gözlemlenebilmektedir.

Kalenin hemen alt tarafında Esenli yolu üzerinde gözetleme yeri diyebileceğimiz yapı kalıntısı vardır. İri blok taşlardan yapılmıştır. Batı tarafa bakan bir pencereye ait mimari kalıntılar görülmektedir.

Kalealtı Kalesi;

Kadirli – Andırın karayolu üzerinde bulunan Paşaoluğu Yaylası’ndan sola (ana yoldan  batı’ ya) dönülerek, 4 km sonra  Kalealtı yol ayrımına gelinir. Ana yoldan sağa dönülerek, 1200 m. mesafeden sonra Kalealtı kalesine ulaşılır.

Kale kapısının tamamına yakını sağlam olarak durmaktadır. Etrafı dik kaya üzerine yöresel malzemeden yapılmıştır. Doğu yönünde iki adet burcu vardır. Burçlardan biri 8 m, diğeri 3 m yükseklikte kalıntıları görülmektedir.  Klasik ortaçağ kalesidir.

Güneydeki iki bölümlü burcun bir tarafı üç diğer tarafı iki katlıdır. Duvarın içerisinde ahşap hatıl veya suyolu (ark) olabilecek boşluklar var. İki adet yan yana yapılmış olan bu suyollarının ısınma veya pis su tahliye boruları olmalıdır. Tahliye veya ısınma amaçlı olan bu borular dikdörtgen şeklindedir. Kanallardan biri dışa açılmaktadır. Buradan da doğu taraftaki odaya geçtiği görülen 3 adet özellikle yapıldığı belli olan kanal var. Doğu odasının sağında ayrı bir mimari öğe var. Oda mezar veya malzeme saklama yeri olabilir. Alt katlar görülebildiği kadar sıvaları bile sağlam durmaktadır. Üst katlarda ise tonozun başladığı yere kadar sıvalar durmaktadır.

Hemite Kalesi(Amuda):

İsmini Osmaniye-Kadirli yolunun 20 km.sindeki Hemite (Gökçedam) Köyü’nden alan kale yüksekliği 70 m. olan Gökçedağ yükseltinin üstüde yer alıyor. Ceyhan Nehri kenarında yer alan kale, verimli ovaya hakin bir noktada inşa edilmiş. Toprakkale, Tumlu, Bahçe Köyü Kalesi, Kastabala ve Yılan Kaleleri’ni görebilecek konuma sahip. Bu nedenle Hemite Kalesi; Amunus Geçidi ve Kozan’dan Kadirli’ye giden stratejik kuzey-güney yolu ile Gökçedağ’ın yanından kuzeydoğuya Babaoğlan, Kum, Andırın, Geben ve Göksun’u bağlayan yolu da kontrol edebilen özel bir konuma sahip. Hemite Köyü’ndeki eski yerleşimin üzerine yapılmış olmasından, bereketli ve güvenli olan Amuda’da her dönem yerleşimin olduğu anlaşıyor. Kilikya tarihinde önemli bir yere sahip olan “Amuda” 1146–1148 yıllarında II. Toros tarafından idari merkez olarak kullanılmıştır. Amuda Kalesinden 19. yy. seyyahları sıkça söz etmişler.

1212’de Wilbrond Von Oldenburg’un “balık ve hurmanın bol olduğu bir Pazar” olarak bahsettiği yer, bugünkü Hemite’dir. Hemite Kalesi’yle ilgili, ilk bilimsel araştırma 1976’da Hellenkemper tarafından yapılmış ve yayınlanmış. Moloz taşla inşa edilmiş olan kalenin giriş yönü tam bilinmemekle birlikte kaleye çıkabilecek en uygun yer olarak doğu yönü görünüyor. Kesin yapılış tarihi bilinmemekle beraber dış surları içerisinde bugün mevcut olmayan ancak kaynaklardan öğrenildiği üzere Roma’dan kalma tiyatro, tapınak ve hamam bulunmamakta ve kalenin yaklaşık 600 m. güney doğusunda bulunan küçük gölün kenarında kayaya oyulmuş Hitit kabartmalarına benzer özellikteki kaya kabartmaları da kalenin önemini artırmaktadır.

Kum Kalesi;

Kumkale Haçlılar Kalesi, Karatepe-Aslantaş’ın 2 km. kuzeyinde, Ceyhan ırmağı sahilinden 200 m. uzaklıktaki kayalık bir taraçanın üzerinde kurulmuştu. Kale, güney ovalardan orta Anadolu’ya giden Akyol denen kervan yolu ve doğu - batı yönündeki diğer bir yolun kesiştiği yerdedir.

Kumkale üç katlı yüksek bir donjon ve batı tarafına yerleştirilmiş köşeleri yuvarlak kulelerle donanmış dikdörtgen bir avludan oluşur.

1978 yılında İstanbul Üniversite’sinden bir ekiple burada kurtarma kazısı yapılmış, M.S. 11. ve 12. yüzyıllara, en son 13. yüzyıla ait çanak çömlek parçaları bulunmuştur.

Baraj suyu altında kalmaması için kalenin uygun bir yere taşınması olanakları Üniversiteler ve Bakanlıklar arası bir komisyon tarafından araştırılmıştır. Ancak taş kaplı duvarların içi moloz taşlarıyla doldurulmuş olduğundan, kalenin böyle bir nakilde özelliğini kaybedeceği için buna olanak bulunamamıştır. Bu nedenle kaleyi kurtarmak mümkün olmamıştır. Ancak baraj suyunun çok alçaldığı nadir zamanlarda kalenin dendaneleri görülebilir.

Kastabala (Bodrum) Kalesi;

Osmaniye İl merkezinin 12km kuzeyinde Ceyhan nehrinin kuzeybatıya döndüğü kıvrımın içinde Kesmeburun ile Bahçeköy arasında bulunan ovaya hâkim bir kaya çıkıntısı üzerinde Bodrum Kalesi adını taşıyan bir kaledir. Kastabala M.Ö. 1.yy’da yerel bir kral olan Tarkondimos’un başkentiydi. Kent 525 ve561 yıllarında meydana gelen iki büyük depremden önemli ölçüde etkilendi. Osmaniye’den Cevdetiye, Kesmeburun üzerinden Karatepe-Aslantaş Örenyerine ulaşan yolun doğusunda bulunan kalenin eteklerinden başlayarak kalıntıları çepeçevre birkaç kilometrelik alanı kaplayan Kastabala ören yerini ilk kez 1875’de İngiliz diplomat ziyaret edip ayrıntılı olarak tanımlamıştır. Kentin antik devirdeki diğer adı Hierapolis’tir.

Kastabala adı, ören yerinin 20km kadar kuzeyinde ki Bahadırlı Köyü civarında 1961’de bulunan bir sınır taşı üzerinde geçmektedir. Bu yazı Aramice’dir.

Burada bulunan yapılar: Şehir Kapısı, Şehir Surları, Kuzey Hamamı, Sütunlu Caddeler,   Propylon, Ortaçağ Kalesi, Kaya Kesiği, Kaya Mezarları, Tapınak, Tiyatro, Stadion, Güney Hamamı, Sarnıç, Güney Kilisesi, Kuzey Kilisesi, Tonozlu Yapı, Dikdörtgen Yapı. 

Karatepe Kalesi;

İl Merkezine 33 Km, Kadirli İlçemiz’e 22 km. uzaklıkta ve Ceyhan Irmağı’nın kenarında yer alan Milli Parka Adana- Kadirli ve Adana-Osmaniye karayolu ile ulaşılmaktadır.

Anadolu’da Kızılırmak kavisi içerisine M.Ö. 2000 yıllarında yerleşen Hattiler’in devamı olan Hititler, M.Ö. 1750’de krallık kurmuşlar ve M.Ö. 1450’de doğunun en önemli İmparatorluklarından biri olmuşlardır. M.Ö. 1200 yıllarında Deniz kavimleri tarafından yıkılan Hitit İmparatorluğu’nun merkez Hattuşaş (Boğazköy) ‘ı terk ederek güneydoğuya çekilen Hititler M.Ö. 8. yüzyılda Kilikya bölgesine hâkim olan Kral Asitowada tarafından Karatepe - Aslantaş yöresinde bir Hitit Krallığı kurmuşlardır. Sınır kalesi olan Karatepe - Aslantaş ile Ceyhan nehrinin karşı yakasındaki Domuztepe ‘de görülen harabeler ve özellikle kuzey-güney kapıları ile kapı aslanları, kalıntılarının en ilginç olanlarıdır. Ortaya çıkarılan eserler modern müzecilik anlayışına uygun olarak tarihi çevreleri içinde onarılarak açık hava müzesi haline getirilmiştir.

Karatepe - Aslantaş’ın en önemli özelliklerinden biride yapılan kazılarda bulunan Fenike alfabesi ile yazılmış olan yazıtın aram diline çevrilmesi, Hitit niyeoglif yazısının çözülmesine yardımcı olmuştur. Kızılçam, ılgın, meşe türleri ve maki florasının meydana getirdiği bitki örtüsü, karaca, domuz, çakal, tavşan, tilki, turaç, keklik gibi yaban hayvanlarının toplulukları ile Ceyhan nehrinde yayın ve sazan balıkları bulunmaktadır.

Roma ve Bizans döneminde de yerleşim gören alanda özellikle Pınarözü Köyü yakınlarında bazilika tipinde bir tapınağın tabanında görülen çok renkli mozaikler üstün sanat değeri ve kültürel peyzaj özelliği taşımaktadır. Nisan ve Kasım ayları arasında Parkın arkeolojik ve tabii değerleri, açık hava müzesi görülebilir.

Kurt Kalesi;

Harun Reşit Kalesi’nin güneyinde kuş uçumu 4 km. mesafede, Bahçe İlçesi yolu üzerindedir. Haruniye’ den 2,5 km. güneyde Hacılar Mahallesi Top yeri Tepesinin güneye doğru üçüncü tepesi üzerindedir. Aşağıdan görmek imkânsızdır. 6*6 m. boyutlarındadır. Ancak Gözetleme kulesi olabilir. Sadece temelleri kalmıştır. Yüzeydeki seramik parçacıkları ve taş temeller dışında bilgi verecek buluntu yoktur. Harun Reşit Kalesini görmekte ve Bahçe Kalesine geçit veren yolu kontrol etmektedir. 

Mitisin Kalesi;

Mitisin Kalesi Nur Dağları’nın içerilerinde ulaşılması güç bir yerdedir. Osmaniye  -  Zorkun Yaylası yolundan gidilir. Zorkun’dan 3 km. kuzeydoğu’daki Mitisin Yaylası’ndadır.

Orijinal adı bilinmeyen orta çağa ait gözetleme kulesinin yanında Mitisin Yaylası bulunmaktadır ve bu yaylanın adı ile anılmaktadır.

Yola hâkim güney tarafı yuvarlak, ormana bakan tarafı düz duvardan yapılmıştır. Gözetleme kulesinin alanı ve duvar işçiliği diğer ortaçağ gözetleme kuleleri ile aynı özelliktedir. Kabaca taştan yapılmış duvarlar içten kaplanmış olmalı. Duvarların arası moloz malzeme ile doldurulmuş bunlarda birbirlerine harçla tutturulmuştur. Duvarlar da sıva izlerine de rastlanmaktadır. Gözetleme kulesinin üstü ahşap çatı ile örtülmüş olmalıdır. Yapım tekniği ve malzeme olarak Grekler döneminde yapılmış, daha sonra ortaçağda kullanılmıştır. Ermeni dönemine ait duvar işçiliği ve yapı tekniği görülmemektedir.

Kürek Kalesi;

Toprakkale Kale İlçesi, Tüysüz Beldesi, Lale Gölü Köyü sınırları içerisinde Gök Osman mevkisindedir .

 Osmaniye – Adana karayolunun 15 km de sola Tüysüz köyü yönüne dönülür. Lale Gölü köyüne kadar yol asfalttır. Lale gölü köyünden toprak yolla Kürek kalesi ve yerleşim alanının kurulu olduğu tepenin eteklerine gelinir. Yürüyerek önce kayadan çıkan su kaynağına varılır. Bu su kaynağı kalenin ve yerleşim yerinin ihtiyacını karşılıyordu. Günümüzde de Lale Gölü köyünün bir kısmının suyu buradan gitmektedir. Su kaynağının 30 m batısında bulunan 4x8 m ölçülerinde kilise kalıntısı görülür. Kemer seviyesine kadar tavanları yıkılmış yapının içerisi molozla dolmuştur. Ana kaya düzleştirilerek elde edilen alana inşa edilmiştir. Yapım malzemesi olarak kesme taş ve tuğla kullanılmıştır.

 Kiliseden yukarı devam edildiğinde Kale ve yerleşim yerine gelinir. Kürek kalesi diye adı geçen yerin eski adı bilinmemektedir. Ancak kale ve yerleşim yeri, yüzeydeki buluntulardan Bizans dönemine ait olmalıdır. Kale, kilise, su kaynağı, eteklerde ki duvar kalıntıları, düzlük alandaki mimari kalıntılar buranın antik bir kent olduğunu gösterir. Yapım malzemesi olarak kesme taş, tuğla, dolgu olarak moloz ve az da olsa görülen mermer malzeme kullanılmıştır.

Kürek kalesi ve yerleşim yerine Lale Gölü Köyü yolunun dışında otoban kenarından da ulaşmak mümkündür. Otoban kenarından Kaleye kadar 800 m. düzlük alanda bulunan mimari kalıntılar buranın yerleşim yeri olduğunu kanıtlar.

Savranda Kalesi;

Osmaniye’nin doğusunda, Kaypak Köyü yolu üzerinde il merkezine 30 km mesafede ortaçağda yapılmış yedi burçlu dağ kalesidir. Kalecik barajının yanında yer almaktadır. Kalenin çevresi 800metredir.Araziye uydurularak dikdörtgen biçimde kurulmuştur. Bütün gücünü güneydeki bir noktaya veren kalenin bu yöndeki sur ve burçları aşılması güç denecek kadar yüksektir. Kale içerisindeki düzlük, çam ağaçlarıyla kaplıdır. Kale meydanında su sarnıçları, bina kalıntıları vardır. Birçok defa yenilenmiştir. Surları 7-10metre yüksekliktedir.12 burç kulesi vardır. Romalılardan kalmadır.

Toprakkale Kalesi;

Toprakkale İlçesi sınırlarında olup, Osmaniye-Adana ve İskenderun yollarının kavşak orta noktasındadır. Osmaniye’ye 10 km.dir. Kale ilk çağlarda Çukurova’yı Suriye’ye bağlayan yolu kontrol altında tutmak için yapılmıştır. Ovaya hâkim kayalıklar üzerine yığılmış 75 m. toprak tepe üzerindedir.

Kaleyi MÖ 2000’li yıllara tarihlemek mümkündür. Kale daha sonra, Abbasi halifesi Harun Reşit zamanında siyah taşlarla yeniden yapılandırılmıştır. Dikdörtgen planlı kalenin 12 burcu ve bir dış avlu surları vardır. Osmanlılar’ın Kınık Kalesi dedikleri Toprakkale bu adını yakın tarihte almıştır.

Bölgedeki Anavarza, Hemite, Bodrum, çardak kalelerinin görüş ve kontrol merkezi olması nedeniyle Ortaçağda Anavarza ile birlikte çok büyük önem kazanmıştır.

Ören Yerleri:

Kastabala Antik Kenti;

Osmaniye İl merkezinin 12 km. kuzeyindeki Ceyhan Nehri’nin kuzeybatıya döndüğü kıvrımın içinde, Kesmeburun ile Bahçeköy arasında bulunan ovaya hakim olan bir kaya çıkıntısı üzerinde Bodrum Kalesi adını taşıyan 13. yy. ‘dan kalma bir kale yükselmektedir.

Osmaniye’den Cevdetiye, Kesmeburun üzerinden Karatepe-Aslantaş ören yerine ulaşan yolun doğusunda bulunan kalenin eteklerinden başlayarak kalıntıları çepeçevre birkaç km²lik alanı kaplayan Kastabala Ören Yerini ilk kez 1875 yılında İngiliz diplomat E.J. Davis ziyaret etmiş ve ayrıntılı olarak tanımlamıştır. Kentin antik devirdeki diğer bir adının da Hierapolis olduğu ancak 1890 yılında İngiliz araştırmacı Th. Bent tarafından burada bulunan antik yazıtlar sayesinde anlaşılmıştır.

Çeşitli uluslara mensup gezgin ve araştırmacıların Kastabala’nın anıtları, yazıtları ve sikkeleri hakkında 20. yy. da yaptıkları araştırmalar sayesinde antik kent tarihinin karanlıkta kalan bazı noktalarını aydınlatmak mümkün olabilmektedir. Antik yazarlardan Ptolemaeus ve Plinius ovalık Kilikyanın antik kentleri arasında Kastabala’ya komşu kentler Anazarbos’tan sonra ve Epiphaneia’dan önce değinmişlerdir. Coğrafyacı Strabo ise, Toros dağları üzerinde ikinci bir Kastabala bulunduğu yanılgısına düşmüştür. Anadolu dillerinden türetilmiş bir yer ismi olan Kastabala adının geçtiği en eski yazılı belge Kastabala’nın 20 km. kadar kuzeyinde bulunan bahadırlı köyü civarında 1961 yılında bulunan Aramice bir sınır yazıtıdır.

M.Ö. 5. ve 4. yy. da Anadolu’ya hâkim olan Perslerin kullandığı resmi yazı olan bu metinde Pirvaşua adını da taşıyan Anadolu ana tanrıçası Kubaba’nın arazisinin bir kısmının da Kastabala’ya ait olduğu belirtilmektedir. Buradaki Kastabala ismiyle bir kentin mi yoksa bir arazinin mi kastedilmek istendiği kesin olarak anlaşılamamaktadır. Kastabala ilk kez Seleukos krallarından IV. Antiochos Epiphanesin hâkimiyet döneminde (M.Ö. 175-164) basılan sikkelerde Hierapolis adıyla anılmaktadır. Antiochos kentte uzun zamandan beri tapınım gören \"Perasia\" ismindeki tanrıçanın tapınağından ötürü kente \"Kutsal Şehir\" adını vermiştir. Perasia adı büyük bir olasılıkla yukarıda bahsedilen Arami yazıtında geçen ve kökleri geç Hitit dönemine uzanan Pirvaşua adından türetilmiştir.

Roma devrinde yaşamış olan Amasyalı tarihi coğrafya yazarı Strabo Perasia tanrıçasına tapınım törenleri sırasında gözlenen ilginç bir gelenekten söz etmektedir. Strabo’ya göre tanrıçanın rahibeleri dini törenler sırasında çıplak ayakları ile korlaşmış kızgın kömürler üzerinden ayakları yanmadan yürümekteydiler. Bu törenler Hindistan, Pasifik adaları, Orta İtalya ve Trakya’da bazı halk toplulukları arasında halen yapılmaktadır. Kastabala sikkeleri üzerindeki Perasia tasvirleri ve Kastabala’da bulunan Perasia’ya sunulmuş olan adak yazıtları bu tanrıçanın kült merkezinin Kastabala’da olduğunu belgelemektedirler. En önemli atribüsünün meşale olduğunu sikkelerden öğrendiğimiz Perasia yazıtlarda unvanı ile onurlandırılmaktadır.

Straboya göre Perosia Kastabala’da Artemis ile özdeşleştirilmekteydi. Antik Yunan tanrılar dünyasından tanıdığımız Artemis’in kökleri Hitit devrine kadar uzanan bir yerel Anadolu tanrıçası olan Persia ile özdeşleştirilmesi Anadolunun birçok yerinde benzerleri görülen synkretimus olgusunun Çukurova’daki en dikkati çeken örneğidir. Kastabala’da bulunmuş olan ve Roma imparatorluk devrinin başlarına tarihle nen vezinli bir yazıtta Perasia’ya, Selene, Demeter, Artemis, Aphrodite ve Hekate tanrıçalarının adlarıyla yakarışta bulunulması doğu ve batı din ve tanrılar dünyasının Kastabalada Roma imparatorluk devrinde birbirleriyle kaynaştıklarını belgelemektedir. Çukurova’nın doğusunda yer alan Hierapolis-Kastabala’nın Seleukos imparatorluğunun hakimiyeti altında bulunduğu M.Ö. IV. yy. sonu ile M.Ö. I. yy. ortaları arasındaki konumu hakkında antik kaynaklarda dikkate değer bir bilgiye rastlanmamaktadır.

M.Ö. I. yy. ortalarında Seleukoslar’ın tarih sahnesinden çekilip, bölgeye Roma devletinin hâkim olmaya başladığı dönemde Hierapolis-Kastabala’nın tekrar tarih sahnesine çıktığı görülmektedir. Bilindiği gibi M.Ö. 67 yılında ünlü Romalı komutan Cn. Pompeius Magnus tarafından denizde ve karada kesin bir yenilgiye uğratılan Kilikya korsanlarının Doğu Kilikya’da sahil kentlerine ve sahille yakın yerlere iskân edilmeleriyle bölgenin tarihinde yeni bir dönem başlamış oldu. Önceleri Kapadokya Kralı Archelaos’un denetimine verilen Kastabala ve diğer ovalık Kilikya kentlerinde Seleukos imparatorluğunun son yıllarında ortaya çıkan yönetim sorunlarının devam ettiği görüldü Bunun üzerine Romalılar bölgedeki iktidar boşluğunu önlemek için antik devirdeki adı Pyramos olan Ceyhan nehri havzasının denetimini Tarkondimotos ismindeki eski bir korsan önderine bıraktılar. O dönemde bu bölgenin başşehri Hierapolis-Kastabala idi.

Tarkondimotos’tan beri ilk kez M.Ö. 51 yılında Cicero tarafından Romalıların dostu ve müttefiki olarak bahsedilmesine karşın, M.Ö. 64 yılı kışından beri ovalık Kilikya’nın doğu kesimlerinin denetiminin elinde olduğu sanılmaktadır. Babası olduğunu, Kastabala’da 1914 yılında bulunan bir onur yazıtından öğrendiğimiz Strato’ya ne antik kaynaklarda ne de yazıtlar ve sikkelerde bugüne değin kral olarak değinilmemesi nedeniyle Tarkondimotos’un kendi adıyla anılan yerel hanedanlığın kurucusu olduğu sanılmaktadır. Kesin doğum yılı bilinmeyen Tarkondimotos’un, ovalık Kilikya’nın doğusundaki bazı yerel halk topluluklarının başındaki aşiret liderleri üzerinde kontrolü sağlayarak buranın hâkimi olduğu anlaşılmaktadır. Romalılar tarafından bölgenin lideri olarak tanınmasının nedenlerinin başında Strabo’nun bahsettiği kahramanlıklarından daha önemlisi Romanın güvenilir bir müttefiki olduğunu birçok kere kanıtlamış olmasıydı.

M.Ö. 64 yılı kışında Pompeius’un legatı Afraniusu, Lucullus’un Amanos Dağları’na yerleştirmiş olduğu Arap kabilelerinin saldırıları sırasında desteklemesi ve M.Ö. 51 yılında Cicero’nun Kilikya eyalet valiliği sırasında Parthlar’ın Kilikya’yı istila etmek üzere yığınak yaptıklarını zamanında bildirmesi, Romalıların Tarkondimotos’un sadakatine inanmaları için yeterliydi. Çünkü Anadolu ile Mezopotamya arasında anahtar konumunda olan Doğu Kilikya ve Amanos bölgesinin kontrolü, Romalılar için büyük stratejik önem taşımaktaydı. Bunun için bölgede çok güvendikleri bir yerel güce gereksinimleri vardı. Tarkondimotos daha önce korsan olmasına rağmen şimdi hem araziyi ve hem de Doğu Akdeniz ve Kilikya sahillerini iyi tanıdığından Romalıların hizmetinde onlara çok yararlı olmaktaydı.

Tarkondimotos’un kral unvanını alması Cicero’nun Kilikya eyalet valiliği görevinin bitiminden yaklaşık 10 yıl sonra gerçekleşecekti. Zaten Cicero da Tarkondimitos’tan sadece Romalıların dostu ve müttefiki olarak bahsetmekte, ama kral unvanı olduğuna değinmemektedir. Tarkondimotos’un, Pompeius ile Lulius Caesar arasındaki mücadele sürecinde Pompeius’un tarafını tuttuğunu ve onun donanmasının hazırlanması konusundaki en büyük yardımcısı olduğunu Cassius Diodan öğrenmekteyiz.

Pompeiusun, Caesar tarafından M.Ö. 48 yılında Pharsalos savaşında yenilmesinden ve Mısırda öldürülmesinden sonra, Pompeius’un taraftarlarına sadık kalmaya devam edeceği izlenimini uyandırıp onları tuzağa düşürüp, Caesar’a teslim ederek Caesar’ın güvenini kazanmaya ve bu sayede kendi konumunu kurtarmaya çalıştı. Hatta Lulius Caesar’a bağlılığını göstermek için kızına Lulia adını verdiği de bazı araştırmacılar tarafından öne sürülmektedir.

Caesarın M.Ö. 44 yılının 15 Martında öldürülmesinden sonra Caesar katilleri ile Marcus Antonius ve Octavian arasında çıkan savaşta, Philippi muharebesi öncesi Tarkondimotos’un Cassiusa askeri destek vermeyi reddettiğini, ancak Brutus’un kuvvet kullanması nedeniyle onun safında yer almak zorunda kaldığını Cassius Dio yazmaktadır.

M.Ö. 42 yılında Philippi de yapılan savaşta Caesar katillerinin yenilerek ortadan kaldırılmalarından sonra kurulan Trumvirat’ın Roma hâkimiyet alanını paylaşımları sonucu Doğu Akdeniz ve dolayısıyla Kilikya Antonius’un kontrolüne bırakıldı. Antonius, denetiminde bulunan Doğu Akdeniz’in birçok yerinde olduğu gibi, Anadolu’nun ortasında ve doğusunda da büyük ve güçlü krallar yerine, başında Romanın güvenebileceği yerel önderlerin ya da rahiplerin bulunduğu prensliklerle bölgeyi denetim altında tutma politikasını tercih etmekteydi. Bu politikaya uygun olarak ovalık Kilikya’yı elinde tutan Tarkondimotos daha önce Antonius’un düşmanı olan Caesar katillerinin yanında yer almaya zorlandığına Antoniusu ikna edebildiği için, M.Ö. 40 yılından itibaren Antonius’un müttefiki oldu ve Antonius Tarkondimotos’a elinde bulundurduğu araziyi yönetme izni verdi. Bu dönemde Tarkondimotos, Romaya üstün hizmetlerde bulunmuş ve özellikle Antoniusa Parthlar ile yapılan savaşlar sırasında sadakatini çok belirgin bir şekilde göstermiş olmalıydı ki, kendisine Antonius tarafından kral unvanı verilmişti.

Tarkondimotos’un sikkelerinden öğrendiğimiz Philantonius unvanını da kullanmaya başlaması M.Ö. 40 ile 36 yılları arasındaki bu döneme rastlamaktadır. Fakat tüm sadakatine rağmen Tarkondimotos, o zaman kadar elinde tuttuğu Elaiussa ve Korykosu da kapsayan orta Kilikya sahilinin Antonius tarafından Kleopatra’ya hediye edilmesini kabullenmek zorunda kalmıştır.

Antonius’un Octavian ile yaptığı Romanın tek hâkimi olma savaşında Antonius’un tarafını tuttu. Ancak M.Ö. 31 yılında yapılan ve Antonius’un kaybettiği Actium savaşı öncesi denizde Agrippa’nın gemileri ile meydana gelen bir çatışma sırasında komuta ettiği donanma birliklerinin başında öldü.

Buraya kadar sunulan bilgilerin ışığında Tarkondimotos’un Seleukoslar İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Doğu Akdeniz’in diğer yerlerinde olduğu gibi ortaya çıkan iktidar boşluğunun Roma tarafından doldurulacağını zamanında gördüğünü ve bölgesinde yerel bir güç olamaya başlamasından beri politikasını Roma ile iyi ilişkiler kurulması üzerine oturttuğu, bu amaçla Romanın Doğu Akdeniz’deki yöneticilerine sadakatini göstermekten hiçbir zaman çekinmediği anlaşılmaktadır.

Tarkondimotosun Pomprius, Cicero ve Caesara gösterdiği sadakat Antoniusa bağlılığını, Philantonius adını alarak göstermesiyle doruk noktasına ulaşmıştı. Bu durumda alışılagelmiş olanı Philantonius yerine Philoromaios unvanını almasıydı. Tarkondimotos böylece doğulu krallara özgü devletlerin başındaki kişilerin arasındaki iyi ilişkileri yeğlemekte olduğunu göstermektedir. Ancak Tarkondimotos’un M.Ö. 64-31 arasındaki 33 yıllık yönetimine damgasını vuran en önemli unsurun Romalıların sadık müttefiki olmaya çalışmasına rağmen uyguladığı ya da uygulamak zorunda kaldığı salıncak politikası olduğunu görmekteyiz.

Kilikya’nın Seleukos imparatorluğunun hâkimiyet alanından Roma imparatorluğunun hâkimiyet alanına geçişi dönemine rastlayan M.Ö. 1. yy.ın bu en karışık döneminde, Anadolu ile Suriye arasında, o zamanın iki büyük dünya gücü olma iddiasıyla birbirlerine acımasızca düşmanlık besleyen Parthlar ile Romalıların arasında yok olmamak için Tarkondimotos’tan başka bir politika izlemesi de beklenemezdi. Ancak burada dikkati çeken husus Tarkondimotos’un sadakatini sunduğu Romalıların daima onların konumlarına göz diken rakipleri tarafından yenilenler ya da öldürülenler olmalarıydı. Bunun ötesinde Tarkondimotos sadakatini gösterdiği Romalıları onların ilk başarısızlıklarında terk etmemiş, ölümlerine kadar onları desteklemiş ve sonunda kendi de Antoniusa olan bağlılığı nedeniyle bu yolda hayatını kaybetmiştir.

Tarkondimotos’un hayattaki oğlu Tarkondimotos Philopator, Actium savaşından hemen sonra derhal Octavianın tarafına geçtiğini belirtmesine ve bunu kanıtlamak içinde Antonius taraftarı gladyatörlerin Kyzikostan Alexadreia’ya yürüyüşlerini Kilikya’da engellemesine rağmen, savaşın galibi Octavian, Actium savaşından sonra Tarkondimotos’un oğlu Tarkondimotos Philopatoru azletti ve ona babasının denetiminde olan bölgeyi yönetme hakkını on yıl süreyle tanımadı. Ancak doğuda Parthlardan herhangi bir saldırı gelmeyeceğine inandığında M.Ö. 20 yılında Tarkondimotos’un oğlu Tarkondimotos’a II. Tarkondimotos Philopator adıyla sadece babasının 31 yılında ölümünden hemen önce elinde tuttuğu araziyi yeniden kontrolü altında bulundurma hakkı tanıdı. Bunda II. Tarkondimotos Philopator’un Romalılara sadakatini on yıllık süre içinde çok etkin bir şekilde göstermiş olması da rol oynamış olmalıydı. Ancak babasından Antonius’un alıp Kleopatra’ya hediye ettiği orta Kilikya sahil şeridini Augustos Kappadokia kralı Archelaos’a verdi. Böylece II. Tarkondimotos’un elindeki bölge sadece ovalık Kilikya’nın iç bölgesinde kalan, denizle ilişkisi kesilmiş Romalılar ile Parthlar arasında büyük bir önem taşımayan tampon bir yerel krallık konumuna indirgenmişti.

M.Ö. 19 yılında Octavian, yenidünya düzeninin yöneticisi olarak Kilikya Pediası ziyaret etti ve bu ziyaret sırasında Anazarbosa Kaisareia adını vererek yeniden kurdu. Böylece Tarkondimotos hanedanının başşehri olan Kastabala’nın yanında bölgede ikinci bir merkez oluşmaya başladı. Bu durum zaman içinde Kastabala’nın Çukurova’nın doğusunda dini yönü ağır basan bir kent, Anazarbos’un ise siyasi nitelikli bir metropol olması sürecini başlattı.

Tarkondimotos hanedanı hakkında antik kaynaklar ve yazıtların verdikleri bilgiler çok sınırlıdır. Tarkonodimotos’un eşinin adı bilinmemektedir. Kastabala’da yine 1914 yılında bulunan bir başka onur yazıtından öğrendiğimize göre Tarkondimotos’un en büyük oğlu Laios adını taşımaktaydı. Antik kaynaklarda ve sikkelerde adının geçmemesi nedeniyle Laios’un Actium savaşından önce ölmüş olabileceği anlaşılmaktadır. Aynı yazıttan Tarkondimotos’un Lulia adında bir de kızı olduğunu öğrenmekteyiz.

II. Tarkondimotos Philopator’un Anazarbo’sta bulunan bir heykel kaidesi üzerindeki yazıtta kral olarak onurlandırılması Anazarbos’un Tarkondimotos’un kontrolü altındaki bölgede bulunma olasılığını kuvvetlendirmektedir. Anazarbos’ta 1984 yılında şehrin güneyindeki bir su kanalı kazısı sırasında bulunan mermerden erkek portre başının kral II. Tarkondimotos Philopator’a ait olabileceğine Ramazan ÖZGAN kuvvetli bir ihtimal olarak değinmişti. Hem bu portre baş ve hem de heykel kaidesi herhalde Anazarbos’un M.Ö. 19 yılında Octavian tarafından ziyaret edilmesi sırasında veya bu ziyaretin hemen ertesinde II. Tarkondimotos Philopatorun Augustos tarafından kral olarak onaylanmasını kutlamak amacıyla diktirilmiş olmalıydılar.

II. Tarkondimotos’un ne zaman öldüğü ve hanedanın daha sonraki akıbeti bilinmemektedir. Sadece Tacitus, yıllıklarında M.S. 17 yılında Philopator isminde Kilikyalı bir soylunun öldüğünden bahseder. Tarkondimotos Philopator’un M.S. 17 yılında ölümünden sonra yönetiminde bulunan topraklar, Tacitus’un da belirttiği gibi yöre halkının arzusu doğrultusunda, imparator Tiberius döneminde Germanicus tarafından Suriye eyaletine dâhil edildi. M.S. 38 yılından Caligula, Tarkondimotos’un arazisini Suriye eyaletinden ayırarak Romada beraber büyüdüğü çocukluk arkadaşı Kommagene kralı IV. Antiochosa verdi. IV. Antiochos bu bölgeyi M.S. 72 yılına kadar kısa aralıklarla kontrolü altında tuttu. İmparator Vespasian M.S. 72 yılından itibaren yeniden kurduğu Kilikya eyaletinin sınırları içine bu bölgeyi de dâhil etti. Böylece bir yüzyıla yakın bir süre Tarkondimotos’un yönetiminde kalan ovalık Kilikya’nın doğusu M.S. 260 yılına kadar aralıksız sürecek Roma imparatorluk yönetimine girmiş oldu.

Tarkondimotos’un denetiminde bölgenin genişliği hakkında kesin bilgiler yoktur. Ancak başkenti Hierapolis-Kastabalad’a bulunan bir yazıtta Toparch olarak onurlandırılması Tarkondimotos’un kontrolündeki bölgenin Seleukoslar devrindeki yerel yönetim birimlerinden Toparchialar’dan birinin devamı olabileceği ihtimalini akla getirmektedir. Tarkondimotos’un yönetim organizasyonu Hellenistik devir krallıklarını yönetimlerinden esinlenerek oluşturulmuştu. Kastabala’da bulunan bir diğer yazıtta değinilen şehrin en büyük memuru, komutanı ve kentin arazisinin muhafızlarının ve kraliyet birliklerinin komutanı unvanları Kastabala’nın bağımsız bir şehir konumunda olduğunu ama kraliyet kurumlarının denetiminde bulunduğunu göstermektedir. Aynı yazıttan ayrı ayrı yönetim birimleri olduklarını ve bunların tıpkı Hellenistik krallıklarda olduğu gibi, bugün başbakan ile karşılaştırabilecek tek bir yüksek memur tarafından yönetildiğini öğrenmekteyiz. 

Güneyde Pyramos üzerindeki en önemli antik kentlerden biri olan Mopsuhestia, Pyramos’un denize döküldüğü yerde bulunan Kilikya’nın en eski kentlerinden Mallos ve onun kutsal alanı Magarsos ile bunların doğusundaki Kilikya’nın en büyük limanı olan Aigeai ve daha doğudaki Epiphaneia antik kentinin Tarkondimotos’un kontrolündeki arazide bulunduğu sanılmaktadır. Cicero’nun Amanoslar da yaptığı askeri operasyonlar sırasında Epiphaneia antik kenti yakınlarında karargâhını kurması bu bölgenin Romalılar için güvenilir olduğu varsayımını kuvvetlendirmektedir. Tarkondimotosun Elaiussa-Sebaste ve Korykosa kadar tüm sahil şeridini denetiminde tuttuğuna dair Cassius Dio, Lucan ve Strabo’ya dayanarak yapılan yorumlar şimdilik başka belgelerle desteklenerek kesinlik kazanmamıştır. Batıda büyük bir olasılıkla Anazarbos ve batısındaki Sarosa kadar uzanan arazi Tarkondimotos’un denetimindeydi.

Doğuda ise Toros ve Amanos dağ silsilelerinin birleştiği arazinin Tarkondimotos’un kontrolünde olması kuvvetle muhtemeldir. Tarkodimotos’un arazisinin kuzeyde en azından ovayı çevreleyen Toros Dağları’nın güney yamaçlarına kadar yayılmış olabileceği bu bölgede yaptığımız incelemeler sırasında saptadığımız bir epigrafik buluntu sayesinde belgelenebilmektedir. Söz konusu epigrafik buluntu Kozan ilçesinin kuzey doğusunda Uzunoğlan Tepesi üzerindeki tapınağın hemen yanında bulunan bir ortaçağ yapısında devşirme malzeme olarak kullanılır durumda bulunan bir onur yazıtıdır. Yazıtta kral Tarkondimotos Philopator onurlandırılmaktadır.

Burada kısaca değinilen yazıtların verdiği bilgiler ile antik kaynakların değerlendirilmesi sonucunda Tarkondimotos’un ve oğlu II. Tarkondimotos Philopator’un en azından Çukurova’nın doğu ve kuzeydoğu bölgesinde Kastabala ve Anazarbos antik kentlerini de içine alan Pyramos havzasını yaklaşık 80 yıl süreyle yönettikleri anlaşılmaktadır. 

Çukurova ve dolayısıyla Hierapolis-Kastabala’nın Roma hâkimiyetine girmesiyle bölgenin Seleukos imparatorluğunun son yıllarında ve Tarkondimotos hanedanı döneminde yaşadığı belirsizlik ve bunun getirdiği sosyal ve ekonomik sıkıntılar sona ermişti. Bölgede gerçekleştirilen büyük yapı faaliyeti de bunu göstermektedir. Daha sonraki yüzyıllarda Roma imparatorlarından Traian, Hadrian ve Caracalla Kastabala’yı ziyaret etmişler ve bu ziyaretleri sırasında kent halkı tarafından heykelleri dikilerek onurlandırılmışlardır.

M.S. 3. yy da Roma imparatorluğunun doğu sınırında huzursuzluğunun artması üzerine bölgeden doğuya giden çok sayıda Roma askeri birliği geçmiştir. Kent imparator Valerian döneminde Hierapolis-Kastabala ya da Pyramos kenarındaki Hierapolis adıyla da anılmaktaydı. M.S. 260 yılında Sasani kralı I. Hapur tarafından fethedildi. Erken Bizans devrinde Kastabalalı akrobatların ünsaldığı bilinmektedir. 380 yılında Bizans imparatorluğuna başkaldıran Isaurialı Balbinos tarafından fethedilen kent, 5. yy. başlarında kurulan Cilicia Secunda eyaletinin başkenti olan Anazarbos’a bağlandı. Kent 431de Efes’te yapılan konsüle Hesychius ismindeki temsilcisiyle, 451 yılında Kadıköy’de yapılan konsüle Paregorios isimli temsilcisiyle katıldı.

524 yılında Kastabala’nın yaklaşık 30 km. kuzey batısında bulunan Anazarbos’ta büyük tahribata yol açan depremin Kastabala’yı da etkilemiş olduğu kesindir. İmparator Justin döneminde meydana gelen bu depremden sonra, 561 yılında imparator Justinian zamanında ikinci bir büyük deprem daha Çukurova’daki şehirleri yerle bir etti ve depremin hemen sonrasında başlayan veba salgını Çukurova’dan Amik ovasına kadar yayılarak Antakya’da dâhil olmak üzere tüm şehirlerde ve kırsal alanda büyük can kayıplarına neden oldu. Orta ve geç Bizans dönemlerinde giderek önemini kaybeden Kastabala Haçlı seferlerinin yıkımından sonra kendini bir daha toparlayamamış ve kısa bir süre sonra tamamen terkedilmiştir.

Bugün Kastabala ören yerinde görülen kalıntılar tamamen Roma devrinden kalmadır. Diğer Çukurova kentlerinde olduğu gibi Kastabala’da da M.S. 2.yy. sonu ve 3. yy. başlarında artan doğu seferleri nedeniyle doğu cephesine sevk edilen Roma lejyonları ekonomik ve sosyal sorunlara neden olmaktaydılar. Kentlerin bu sorunlarla baş edebilmelerini sağlamak amacıyla imparatorlar ovalık Kilikya kentlerinde yoğun imar faaliyetine girişmişler ve bu kentlere kendi adlarıyla anılan birçok oyun düzenlenmesi ayrıcalığını tanımışlardır. Özellikle Septimius Severus tarafından ve daha sonra Severus hanedanı tanrından uygulanan imar politikasının ürünleri Hierapolis-Kastabala’nın ayakta kalan yapı kalıntılarında bugün halen izlenebilmektedir.

Kastabala’nın oldukça iyi durumda günümüze ulaşan antik yapı kalıntıları arasında en önemlisi hiç şüphesiz sütunlu caddesidir. Kastabalayı Karatepe-Aslantaşa bağlayan asfalt yoldan yaklaşık 300 m. uzunluğundaki sütunlu caddenin bir kısmı görülmektedir. Bu cadde üzerine kalenin üzerinde bulunduğu kayalığın yanından geçip asıl iskan bölgesini oluşturan ve doğu-batı yönünde uzanan vadiye iner.

Kent merkezi; batıda sütunlu caddenin başladığı yerde bulunduğu sanılan bir kapı tarafından sınırlanmaktadır. Güneyde, doğuda ve kuzeyde kentin kurulu olduğu vadiyi çevreleyen tepeler, kent merkezini sınırlamaktaydılar. Kent merkezinin ortasındaki sütunlu cadde batıdan doğuya arazinin eğimine uygun olarak yükselerek üzerinde birkaç tonozun görüldüğü bir yapı kalıntısının bulunduğu bölgenin kuzeyinden geçerek Propylon olduğu sanılan bir anıtsal kapıya ulaşmaktadır. Bu kapı kalıntılarının güneybatısında bulunan ve büyük bir yapıya ait olan mermer mimari parçalar bu tonozların büyük bir yapının altyapısı olduğu izlenimini vermektedir.

1890 yılında Kastabala’yı ziyareti sırasında Th. Bnet sözü edilen buluntuları bugünkünden çok daha iyi durumda görmüş ve burayı bugüne kadar yeri kesin olarak belirlenememiş olan Artemis Perasia Tapınağı’nın yeri olarak önermiştir. Bu alanın hemen batısında bulunan kuzey kilisesinde devşirme malzeme olarak kullanılmış olan Roma imparatorluk devri mimari parçaları dikkate alındığında burada büyük bir Roma devri yapısının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Propylondan geçtikten sonra doğuya yönelen sütunlu cadde bir terasa ulaşmaktadır. Terasın üzerinde bulunan adak yazıtları nedeniyle bazı araştırmacılar kentin ana tanrıçası Artemis Perasia Tapınağı’nın burada aranması gerektiğini önermektedirler. Bu terasın hemen altında doğu-batı yönünde kentin Stadionu uzanmaktadır. Bu Stadionun doğu ucu bir istinat duvarı ile sınırlanmakta olup batı ucunda kentin tiyatrosu bulunmaktadır. Tiyatronun güneyinde hamam kalıntıları görülmektedir. Stadion, tiyatro ve hamamın birbirlerine çok yakın bulunduğu bu alan kentin günlük hayatının merkeziydi. Artemis Perasia kültür ile ilişkili dini törenlerin yapıldığı ve komşu kentlerin sporcularının da katıldığı çeşitli oyunların oynandığı Stadion, Artemis Perasia kutsal alanı ile doğrudan bağlantılı olmalıydı.

Şehrin güneybatı kesiminde görülen sütun gövdelerinin oluşturduğu sütun dizisi bazı araştırmacılar tarafından agora, bazıları tarafından da ikinci bir sütunlu cadde olarak tanımlanmaktadır. Kentin, güney, kuzey ve batısında çok sayıda mezar yapıları ve kaya mezarları görülmektedir. Kalenin bulunduğu kayalığın kuzey yamacında ulaşım kolaylığı sağlamak ve kalenin savunulmasını kolaylaştırmak amacıyla bir kaya kesiği açılmıştır. Ayrıca M.S. 6. yy.ın ilk yarısına tarihlenen iki kilise dikkati çekmektedir. Bunlardan kuzeydeki sütunlu caddenin hemen yanında inşa edilmiş olup, yapımında Roma imparatorluk devri yapılarından sökülen mimari parçalar kullanılmıştır. Her iki kiliseyi de ayrıntılı olarak inceleyen O. Feld bunları 6. yy.ın ilk yarısına tarihlemektedir. Kiliselerde erken Bizans devrinde Suriye’de yapılmış olan kiliselerin mimari özellikleri görülmektedir.

Kentin su ihtiyacı Ceyhan Nehri’nin doğu yakasında bulunan Düziçi ilçesine bağlı Karagedik Köyü civarındaki kaynaktan açık kaynaklarla getirilen suyun Nergis Mahallesi civarında Ceyhan nehri üzerine inşa edilmiş bulunan sukemerleri üzerinde basınçlı su nakline yarayan taştan kapalı borular içinde Ceyhan Nehri Vadisi’nden taşınarak kente getirilmesiyle karşılanıyordu.  

Kastabalada bulunan yazıtlar ve sikkeler kentte Artemis Perasia’nın yanı sıra, Asklepios ve Hygieia, Helios, Theos Pyretos gibi tanrıçaların da tapınım gördükleri belgelemektedir. Ayrıca ölmüş ve hayatta olan imparatorlar için diktirilmiş olan yazıtlı yuvarlak sunaklar Kastabala’da Roma imparator kültünün varlığını belgelemektedir. Kastabalada bulunan yazıtlarda imparatorlar Caracalla, III. Gordian’nın yanı sıra Marcus Aurelius’un karısı Faustinada Nea Hera olarak onurlandırılmaktadır.

Yukarıda anlatılan tüm yapı kalıntıları ile Kastabala bugün bir arkeolojik ve doğal park olabilecek özellikleri taşımaktadır. 1994 yılında antik kentin içinden güney kilisesi ve sütunlu caddeyi tahrip olmasına yol açacak şekilde geçirilmek istenen birkaç metre genişliğindeki su kanalı kentin güney sınırında tahribata yol açmaya başladığı sırada fark edilerek ilgili makamların zamanında müdahalesi ile kentin batı kenarından beton taşıyıcı elemanlar üzerinde geçirilerek, tahribat en alt düzeyde tutulmaya çalışılmıştır.
         
Kastabala Harabeleri’nin içerdiği önemli tarihi ve arkeolojik anıtların her türlü tahribattan özenle korunması, yol gösterici ve açıklayıcı levhalar ile kolayca gezilir hale getirilmeleri halinde, yeni kurulan Osmaniye ilimizin bu güzide antik kenti Karatepe-Aslantaş, Kadirli-Flaviopolis ve Dilekkaya-Anazarbos ile birlikte Çukurova’nın doğusunda mutlaka ziyaret edilmesi gereken ören yerleri konumuna kavuşacaktır.

Karatepe Aslantaş Açık Hava Müzesi;

Kadirli İlçesi, Kızyusuflu Köyü sınırları içerisinde, 638 rakımlı, Karatepe’nin kuzeyindedir. Kadirli’nin güneydoğusunda olup ilçeye, 22 km, Osmaniye’ye 30 km, Adana’ya ise 130 km uzaklıktadır.

Karatepe Geç Hitit Çağı’nda (M.Ö. 8 yy.) Adana Ovası Hükümdarı Asativatas tarafından, krallığını kuzeydeki vahşi kavimlere karşı korumak üzere, bir hudut kalesi olarak yaptırılmıştır.  Kurucusundan dolayı Asativadaya adını alan bu yer M.Ö. 725-720 tarihlerinde Asur kralı 5 Salamonsor veya M.Ö. 680 yılında Asarhaddon tarafından ele geçirilmiş, yıkılıp yakılmıştır.

Yıkılan kale sur duvarlarının kalınlığı 2 ila 4 m genişliğinde, kalenin iç ve dış duvarları ise 4 ila 6 m yüksekliğindedir. Kuru, harçsız yapılan çift duvar arasındaki boşluk taş, moloz ve toprakla doldurulmuştur. Kalenin doğu-batı çapı 196 m, kuzey-güney çapı ise 376 metredir. Kale 18-20 m aralıklarla tespit edilebilen 28, tespit edilemeyen 6 olmak üzere 34 adet dikdörtgen burçlarla tahkim edilmiştir.

Tepenin zirvesinde, saray olduğu tahmin edilen iki tane yanmış bina harabesi ve zahire kuyuları mevcuttur. Kalenin biri güneybatısında, diğeri kuzeydoğusunda olmak üzere iki kapısı vardır.

Güneybatısındaki giriş kapısında kırık parçalarla ekli iki aslan heykeli vardır. Sağ ve sol yan odacıklarda esmer ve açık sarı, sert taneli bazalt taş bloklar üzerinde duvar kaplaması niteliğinde, o günün inanç ve yaşayışını sergileyen çeşitli figür rölyefleri (taş kabartmalar) ve aynı metin olmak üzere, karşılıklı Finike (çivi) ve Hitit hiyeroglif yazıları mevcuttur. Kapı içinde ise yaklaşık üç metre boyunda fırtına Tanrısının heykeli bulunmaktadır.

Kuzeydoğu kapısında insan başlı, aslan gövdeli, karşılıklı iki sfenks vardır. Sağ ve sol odacıklarda Güneş Tanrısı rölyefi ve diğer çeşitli rölyefler ile karşılıklı aynı metin olmak üzere, Finike (çivi) ve Hitit hiyeroglif yazıları mevcuttur.

Karatepe 1946 yılına kadar bilim âleminin meçhulü olan bir yerdi. Saimbeyli’den koyun otlatmaya gelen çobanlarca tesadüfen bulunmuş ve öğretmen Ekrem Kuşçu tarafından   Adana Müzesi Müdürü Naci Kum’a bildirilmiştir.

1946 yılının ilkbaharında Alman arkeolog Bossert başkanlığında kazı çalışmalarına başlanır. Halen bu çalışmalar Halet Çambel tarafından yürütülmektedir. Yıkılan kale duvarlarının bir örneği doğu-batı istikametinde yeniden inşa edilmiştir.

Buradaki Finike (çivi) yazıları sayesinde, önceleri tam çözülememiş olan Hitit hiyerogliflerinin okunmasına imkân sağlayan bir anahtar ele geçmiştir. Dünya üzerindeki Hitit yazıları ilk defa burada okunmuştur. Bu yazılarının çözülmesiyle Anadolu’da M.Ö. 2000 yılına kadar giden hiyeroglif yazıların tamamı okunmuştur.

Karatepe-Aslantaş’daki eserler, mimari bir bütünün parçaları oldukları için yerlerinden sökülüp kapalı bir müzeye taşınmamıştır. “Açık Hava Müzesi” kurularak eserlerin burada sergilenmesi yoluna gidilmiştir.

Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi’nin bulunduğu yer, Anadolu’daki diğer ören yerlerinden çok farklıdır. Burası, Aslantaş Barajının yapılmasıyla üç tarafı baraj gölüyle çevrili olup baraj gölü ve Andırın Ovası’na hâkim bir tepede bulunmaktadır. Müze, bir yarımada şeklindeki burun üzerinde ve etrafı ormanlarla kaplıdır.

Karatepe, Çukurova’yı Andırın-Göksun üzerinden İç Anadolu’ya bağlayan ve “Akyol” (Ağyol-Kocayol) diye  anılan tarihi kervan yolunun üzerindedir. Bu yol; Hititlerden önce, Hitit döneminde ve haçlı Seferleri sırasında kullanılmıştır. Yakın zamanlara kadar Yörüklerin göç yolu da olmuştur.

Yerli halk, aslan heykellerinden dolayı buraya “Aslantaş” demektedir. Fakat ülkemizin diğer yerlerinde de pek çok Aslantaş vardır. Diğerlerinden ayırt edilmesi için, örene en yakın topografik noktanın Karatepe olmasından dolayı buraya,   Karatepe-Aslantaş denmesi daha uygun görülmüştür.

Ceyhan ırmağının doğu sahilindeki Domuztepe de Geç Hitit Çağı’na ait bir yerleşim alanıdır. Müzenin iki km kuzeyindeki Kum Kalesi Haçlılar tarafından yaptırılmıştır. Kale bugün baraj gölünün suları altında kalmıştır.

Buradaki yazılardan kısa bir örnek:

''Adanava kralı ben Asitivadas’ım. Güneş İlahı’nın adamı, Fırtına Tanrısı’nın kulu, Avarikos’un büyük yaptığı Adanava memleketini, doğusuna, batısına genişlettim. Komşu krallarla iyi geçindim. Karşı gelenleri ayağımın altına aldım, ezdim. Bolluk ettim. Açları doyurdum, huzur ve güveni sağladım. Silahlı erkeklerin gezemediği bu yerlerde genç ve güzel kadınların yalnız başlarına kirmen eğirerek huzur ve güven içinde gezmelerini sağladım. Kim, benim yaptığımın bu kaleyi ve kapıyı yıkar, bu nizamı bozarsa Tanrı belasını versin. Yalnız benim adım ölümsüzdür, güneş ve ay gibi”. 

Karatepe-Aslantaş Milli Markı:

Osmaniye’ ye 30 km mesafede, Kadirli ilçesinin 22 km. güney doğusundaki Aslantaş yöresinde, 1946 yılında başlatılan arkeolojik kazılar sonucunda, son Hitit (Eti) medeniyetine ait çeşitli eserlerin bulunması, bunların esas yerlerinin ve doğal çevreleri içinde onarılıp sergilenmesi amacıyla Türkiye’nin ilk Açık Hava Müzesi kurulmuştur. Tarihi, kültürel ve doğal değerleri içeren 7715 ha. lık bu alan 6831 sayılı Orman Yasasının 25. maddesi gereğince, 28.09.1958 tarih ve 6685-19 sayılı Bakanlık oluru ile Milli Park olarak ayrılmıştır. 
     
Karatepe-Aslantaş Milli Parkı Akdeniz Bölgesinde, Osmaniye İl sınırları içinde, Kadirli ilçesi, Ceyhan nehri kıyısında yer almaktadır. Türkiye’nin önemli suları ve hidroelektrik amaçlı Aslantaş barajı, Milli Park içindedir.

Sınırları, Büyüklüğü ve Mülkiyet Durumu:

Kuzey Sınırı: Hillik deresi ile Hüseyinler mahallesinden gelen sırt yolunun birleştiği noktadan başlayarak, doğuya doğru Hillik deresini takiben Kırağı dereye, buradan Aslantaş baraj gölünün koy yaptığı yere varır. Buradan karşıya geçerek Kışla dereyi takiben kuzeye yönelir. Camız yatık sırtını atlayarak Kaplan derenin kolunu takip eder. Baraj gölünün Çığlı sırtı yakınındaki koya kavuşur. Koyu içine alacak şekilde kıyıyı takip eder. Çalamazı sırtının uzantısı buruna varır. Buradan yapay hatla doğu-batı yönünde keser ve Çerçioğlu Mahallesi yakınındaki sırtın göl ile birleştiği yere varır.

Doğu Sınırı: Çerçioğlu mahallesi yakınındaki sırtı takiben doğuya doğru Hücre tepe, Çambayırı sırtından kıvrılarak sırtı takiben Güneybatıya doğru Yeşil dereye, buradan sırtı takiben Çevlik tepe, Taşkesilen sırtı ve Kaplan katı sınırı ile baraj gölüne iner. Baraj gölü kıyısını takip ederek Bent’e varır. Buradan Ceyhan nehrine kavuşur. Nehri güneye doğru takip ederek Kırali derenin Ceyhan nehrini kestiği yere varır.   

Güney Sınırı: Ceyhan nehrinin Kırali dere ile birleştiği yerden Kırali dereyi doğu yönüne doğru takip ederek, Osmaniye-Karatepe yoluna varır.

Batı Sınırı: Kırali derenin Osmaniye-Karatepe yolunu kestiği yerden kuzeye doğru sırtı takiben Meydan köydeki Cintaşı tepeye, sırtı takiben Akyol ve Hüseyinler sırtına buradan Bocayücesi tepe ile Hillik deresinin sırtı kestiği noktaya varır.

Coğrafi Konumu: Milli Parkın kapladığı alan Greenwich başlangıç boylamına göre 36º10'00" - 36º19'10" doğu boylamları ile 37º12'57" - 37º18'49" kuzey enlemleri arasında yer almaktadır. Ceyhan nehri kenarında denizden yüksekliği 65 m. ile 538 m. (Karatepe) arasında değişir.

Karatepe-Aslantaş Milli Park mühendisliği, Doğu Akdeniz Bölge Müdürlüğü, adana Milli Parklar Başmühendisliği’ne bağlıdır. Karatepe-Aslantaş Milli Parkı, Osmaniye’ye 30 km, Kadirli İlçesi’ne 20 km. uzaklıktadır. Güneydoğusunda yer alan. Osmaniye ili ve Kadirli ilçesine asfalt yol ile bağlıdır. Hitit medeniyetine ait kalıntıların doğal yerlerinde sergilendiği Karatepe-Aslantaş Açık Hava Müzesi, Milli Park mühendisliği sınırları içinde yer alır. Akdeniz bölgesine gelen turistlerin büyük çoğunluğu, günübirlik olarak bu müzeyi gezmektedir. Ayrıca yörede çeşitli medeniyetlere ait kalıntılar vardır.

Milli Park, Toroslar’ın eteği ile Çukurova’nın düzlükleri arasında yer alan hafif engebeli alan üzerindedir. Milli Park içinde önemli olan tepeler şunlardır:

Karatepe  538 m.
Kalitepe  345 m.
İncirlitepe  377 m.
Karadağtepe  492 m.
Garzedetepe  479 m.
Gavurtaştepe  401 m.
Bocayücetepe  338 m.

Önemli sırtlar kuzeybatıda Bocayücesi tepeden doğuya uzanan Koruca sırtı, Sırnıç sırtı, Koruca tepeden doğuya uzanan Karatepe sırtı vardır. Belli Başlı Sular, Dereler ve Bunların Debileri: Ceyhan nehri, Akdeniz yöresinin olduğu gibi Türkiye’nin de belli başlı akarsularıdır. Ceyhan nehri Milli Parkın doğu sınırını boydan boya çevreler. Nehir üzerinde yer alan Aslantaş baraj gölü Milli Park sınırları içinde olup, alanı iki parçaya ayırır. İşletme Şefliği içindeki tüm dereler Ceyhan nehrine akarlar. Bu bakımdan tüm alan baraj gölü su toplama havzasını oluştururlar. Belli başlı akarsular; Hillik Deresi.

Kadirli Alacami:

Kadirli merkezinde bulunan cami, Roma, Bizans ve Türk medeniyetlerini bir arada yaşatan bir özelliğe sahiptir.2. asrın başlarında Romalılar tarafından bir manastır olarak yapılmıştır. 5.asrın başlarında bir kilise ilave edilmiştir. Dulkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in oğlu sarı Kaplan namıyla anılan Kasım Bey, bu kiliseyi babası adına camiye çevirerek buraya “Alaüddevle Mescidi” adını vermiştir. Caminin üzerini de kurşunla kaplamıştır. (1480–1490)1865’ten 1921’e kadar aralıksız cami ve medrese olarak hizmet vermiştir. Yapının içindeki odalarda ise köyden gelen öğrenciler yatılı olarak kalmışlardır.1563 yılında tutulan Kars-zül Kadiriye Sancak defterinde Ala Cami civarındaki mahalle “ Ala Mescit  Mahallesi” olarak geçmektedir.